18Kehf Suresi
Kuran Sırası: 18
İniş Sırası: 69
Kırık Meal (Arapça) Meali
|الْحَمْدُ: hamdolsun
| لِلَّهِ: Allah'a
| الَّذِي: ki
| أَنْزَلَ: indirdi
| عَلَىٰ:
| عَبْدِهِ: kuluna
| الْكِتَابَ: Kitabı
| وَلَمْ: ve
| يَجْعَلْ: koymadı
| لَهُ: ona
| عِوَجًا: hiçbir eğrilik
| (18:1)

| لِلَّهِ: Allah'a
| الَّذِي: ki
| أَنْزَلَ: indirdi
| عَلَىٰ:
| عَبْدِهِ: kuluna
| الْكِتَابَ: Kitabı
| وَلَمْ: ve
| يَجْعَلْ: koymadı
| لَهُ: ona
| عِوَجًا: hiçbir eğrilik
| (18:1)|قَيِّمًا: dosdoğru olarak
| لِيُنْذِرَ: uyarması için
| بَأْسًا: azaba karşı
| شَدِيدًا: şiddetli
| مِنْ:
| لَدُنْهُ: katından (indirdi)
| وَيُبَشِّرَ: ve müjdelemesi için
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minlere
| الَّذِينَ:
| يَعْمَلُونَ: yapan
| الصَّالِحَاتِ: iyi işler
| أَنَّ:
| لَهُمْ: kendileri için bulunduğunu
| أَجْرًا: mükafat
| حَسَنًا: güzel
| (18:2)

| لِيُنْذِرَ: uyarması için
| بَأْسًا: azaba karşı
| شَدِيدًا: şiddetli
| مِنْ:
| لَدُنْهُ: katından (indirdi)
| وَيُبَشِّرَ: ve müjdelemesi için
| الْمُؤْمِنِينَ: mü'minlere
| الَّذِينَ:
| يَعْمَلُونَ: yapan
| الصَّالِحَاتِ: iyi işler
| أَنَّ:
| لَهُمْ: kendileri için bulunduğunu
| أَجْرًا: mükafat
| حَسَنًا: güzel
| (18:2)|وَيُنْذِرَ: ve uyarması için
| الَّذِينَ:
| قَالُوا: diyenleri
| اتَّخَذَ: edindi
| اللَّهُ: Allah
| وَلَدًا: çocuk
| (18:4)

| الَّذِينَ:
| قَالُوا: diyenleri
| اتَّخَذَ: edindi
| اللَّهُ: Allah
| وَلَدًا: çocuk
| (18:4)|مَا: yoktur
| لَهُمْ: onların
| بِهِ: bu hususta
| مِنْ: hiçbir
| عِلْمٍ: bilgisi
| وَلَا: ve yoktur
| لِابَائِهِمْ: atalarının
| كَبُرَتْ: ne büyük (küstahça)
| كَلِمَةً: söz
| تَخْرُجُ: çıkıyor
| مِنْ: -ndan
| أَفْوَاهِهِمْ: ağızları-
| إِنْ:
| يَقُولُونَ: onlar söylemiyorlar
| إِلَّا: başka bir şey
| كَذِبًا: yalandan
| (18:5)

| لَهُمْ: onların
| بِهِ: bu hususta
| مِنْ: hiçbir
| عِلْمٍ: bilgisi
| وَلَا: ve yoktur
| لِابَائِهِمْ: atalarının
| كَبُرَتْ: ne büyük (küstahça)
| كَلِمَةً: söz
| تَخْرُجُ: çıkıyor
| مِنْ: -ndan
| أَفْوَاهِهِمْ: ağızları-
| إِنْ:
| يَقُولُونَ: onlar söylemiyorlar
| إِلَّا: başka bir şey
| كَذِبًا: yalandan
| (18:5)|فَلَعَلَّكَ: herhalde sen
| بَاخِعٌ: helak edeceksin
| نَفْسَكَ: kendini
| عَلَىٰ:
| اثَارِهِمْ: peşlerinde
| إِنْ: diye
| لَمْ:
| يُؤْمِنُوا: inanmıyorlar
| بِهَٰذَا: bu
| الْحَدِيثِ: söze
| أَسَفًا: üzüntüden
| (18:6)

| بَاخِعٌ: helak edeceksin
| نَفْسَكَ: kendini
| عَلَىٰ:
| اثَارِهِمْ: peşlerinde
| إِنْ: diye
| لَمْ:
| يُؤْمِنُوا: inanmıyorlar
| بِهَٰذَا: bu
| الْحَدِيثِ: söze
| أَسَفًا: üzüntüden
| (18:6)|إِنَّا: şüphesiz biz
| جَعَلْنَا: yarattık
| مَا: şeyleri
| عَلَى: üzerindeki
| الْأَرْضِ: yer
| زِينَةً: süs olsun diye
| لَهَا: kendisine
| لِنَبْلُوَهُمْ: onları denemek için
| أَيُّهُمْ: hangisinin
| أَحْسَنُ: daha güzel
| عَمَلًا: iş yaptığını
| (18:7)

| جَعَلْنَا: yarattık
| مَا: şeyleri
| عَلَى: üzerindeki
| الْأَرْضِ: yer
| زِينَةً: süs olsun diye
| لَهَا: kendisine
| لِنَبْلُوَهُمْ: onları denemek için
| أَيُّهُمْ: hangisinin
| أَحْسَنُ: daha güzel
| عَمَلًا: iş yaptığını
| (18:7)|وَإِنَّا: biz elbette
| لَجَاعِلُونَ: yaparız
| مَا: şeyleri
| عَلَيْهَا: (yerin) üzerindeki
| صَعِيدًا: bir toprak
| جُرُزًا: kupkuru
| (18:8)

| لَجَاعِلُونَ: yaparız
| مَا: şeyleri
| عَلَيْهَا: (yerin) üzerindeki
| صَعِيدًا: bir toprak
| جُرُزًا: kupkuru
| (18:8)|أَمْ: yoksa
| حَسِبْتَ: (mi) sandın?
| أَنَّ: sadece
| أَصْحَابَ: sahiplerinin
| الْكَهْفِ: Kehf
| وَالرَّقِيمِ: ve Rakim
| كَانُوا: olduklarını
| مِنْ:
| ايَاتِنَا: bizim ayetlerimizden
| عَجَبًا: şaşılacak
| (18:9)

| حَسِبْتَ: (mi) sandın?
| أَنَّ: sadece
| أَصْحَابَ: sahiplerinin
| الْكَهْفِ: Kehf
| وَالرَّقِيمِ: ve Rakim
| كَانُوا: olduklarını
| مِنْ:
| ايَاتِنَا: bizim ayetlerimizden
| عَجَبًا: şaşılacak
| (18:9)|إِذْ: zaman
| أَوَى: sığındıkları
| الْفِتْيَةُ: o gençler
| إِلَى:
| الْكَهْفِ: mağaraya
| فَقَالُوا: dediler
| رَبَّنَا: Rabbimiz
| اتِنَا: bize ver
| مِنْ:
| لَدُنْكَ: katından
| رَحْمَةً: bir rahmet
| وَهَيِّئْ: ve hazırla
| لَنَا: bize
| مِنْ:
| أَمْرِنَا: şu işimizden
| رَشَدًا: bir çıkış yolu
| (18:10)

| أَوَى: sığındıkları
| الْفِتْيَةُ: o gençler
| إِلَى:
| الْكَهْفِ: mağaraya
| فَقَالُوا: dediler
| رَبَّنَا: Rabbimiz
| اتِنَا: bize ver
| مِنْ:
| لَدُنْكَ: katından
| رَحْمَةً: bir rahmet
| وَهَيِّئْ: ve hazırla
| لَنَا: bize
| مِنْ:
| أَمْرِنَا: şu işimizden
| رَشَدًا: bir çıkış yolu
| (18:10)|فَضَرَبْنَا: biz de vurduk
| عَلَىٰ: (ağırlık)
| اذَانِهِمْ: kulaklarına
| فِي:
| الْكَهْفِ: mağarada
| سِنِينَ: yıllar
| عَدَدًا: nice
| (18:11)

| عَلَىٰ: (ağırlık)
| اذَانِهِمْ: kulaklarına
| فِي:
| الْكَهْفِ: mağarada
| سِنِينَ: yıllar
| عَدَدًا: nice
| (18:11)|ثُمَّ: sonra
| بَعَثْنَاهُمْ: onları uyandırdık
| لِنَعْلَمَ: bilmek için
| أَيُّ: hangisinin
| الْحِزْبَيْنِ: iki zümreden
| أَحْصَىٰ: daha iyi hesabedeceğini
| لِمَا:
| لَبِثُوا: (onların) kaldıkları
| أَمَدًا: süreyi
| (18:12)

| بَعَثْنَاهُمْ: onları uyandırdık
| لِنَعْلَمَ: bilmek için
| أَيُّ: hangisinin
| الْحِزْبَيْنِ: iki zümreden
| أَحْصَىٰ: daha iyi hesabedeceğini
| لِمَا:
| لَبِثُوا: (onların) kaldıkları
| أَمَدًا: süreyi
| (18:12)|نَحْنُ: biz
| نَقُصُّ: anlatıyoruz
| عَلَيْكَ: sana
| نَبَأَهُمْ: onların haberlerini
| بِالْحَقِّ: gerçek olarak
| إِنَّهُمْ: muhakkak onlar
| فِتْيَةٌ: gençlerdi
| امَنُوا: inanmış
| بِرَبِّهِمْ: Rablerine
| وَزِدْنَاهُمْ: biz de onların artırmıştık
| هُدًى: hidayetlerini
| (18:13)

| نَقُصُّ: anlatıyoruz
| عَلَيْكَ: sana
| نَبَأَهُمْ: onların haberlerini
| بِالْحَقِّ: gerçek olarak
| إِنَّهُمْ: muhakkak onlar
| فِتْيَةٌ: gençlerdi
| امَنُوا: inanmış
| بِرَبِّهِمْ: Rablerine
| وَزِدْنَاهُمْ: biz de onların artırmıştık
| هُدًى: hidayetlerini
| (18:13)|وَرَبَطْنَا: ve metanet bağlamıştık
| عَلَىٰ: üstüne
| قُلُوبِهِمْ: kalblerinin
| إِذْ:
| قَامُوا: kalktılar
| فَقَالُوا: ve dediler ki
| رَبُّنَا: Rabbimiz
| رَبُّ: Rabbidir
| السَّمَاوَاتِ: göklerin
| وَالْأَرْضِ: ve yerin
| لَنْ:
| نَدْعُوَ: biz asla demeyiz
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başkasına
| إِلَٰهًا: Tanrı
| لَقَدْ: yoksa
| قُلْنَا: konuşmuş oluruz
| إِذًا: o zaman
| شَطَطًا: saçma sapan
| (18:14)

| عَلَىٰ: üstüne
| قُلُوبِهِمْ: kalblerinin
| إِذْ:
| قَامُوا: kalktılar
| فَقَالُوا: ve dediler ki
| رَبُّنَا: Rabbimiz
| رَبُّ: Rabbidir
| السَّمَاوَاتِ: göklerin
| وَالْأَرْضِ: ve yerin
| لَنْ:
| نَدْعُوَ: biz asla demeyiz
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başkasına
| إِلَٰهًا: Tanrı
| لَقَدْ: yoksa
| قُلْنَا: konuşmuş oluruz
| إِذًا: o zaman
| شَطَطًا: saçma sapan
| (18:14)|هَٰؤُلَاءِ: şunlar
| قَوْمُنَا: şu kavmimiz
| اتَّخَذُوا: edindiler
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başka
| الِهَةً: tanrılar
| لَوْلَا: gerekmez mi?
| يَأْتُونَ: getirmeleri
| عَلَيْهِمْ: onların
| بِسُلْطَانٍ: bir delil
| بَيِّنٍ: açık
| فَمَنْ: kim olabilir?
| أَظْلَمُ: daha zalim
| مِمَّنِ:
| افْتَرَىٰ: uydurandan
| عَلَى: karşı
| اللَّهِ: Allah'a
| كَذِبًا: yalan
| (18:15)

| قَوْمُنَا: şu kavmimiz
| اتَّخَذُوا: edindiler
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başka
| الِهَةً: tanrılar
| لَوْلَا: gerekmez mi?
| يَأْتُونَ: getirmeleri
| عَلَيْهِمْ: onların
| بِسُلْطَانٍ: bir delil
| بَيِّنٍ: açık
| فَمَنْ: kim olabilir?
| أَظْلَمُ: daha zalim
| مِمَّنِ:
| افْتَرَىٰ: uydurandan
| عَلَى: karşı
| اللَّهِ: Allah'a
| كَذِبًا: yalan
| (18:15)|وَإِذِ: madem ki
| اعْتَزَلْتُمُوهُمْ: siz onlardan ayrıldınız
| وَمَا: ve şeylerden
| يَعْبُدُونَ: taptıkları
| إِلَّا: başka
| اللَّهَ: Allah'tan
| فَأْوُوا: o halde sığının
| إِلَى:
| الْكَهْفِ: mağaraya
| يَنْشُرْ: yaysın (bollaştırsın)
| لَكُمْ: size
| رَبُّكُمْ: Rabbiniz
| مِنْ:
| رَحْمَتِهِ: rahmetini
| وَيُهَيِّئْ: ve hazırlasın
| لَكُمْ: size
| مِنْ:
| أَمْرِكُمْ: (şu) işinizden
| مِرْفَقًا: yararlı bir şey
| (18:16)

| اعْتَزَلْتُمُوهُمْ: siz onlardan ayrıldınız
| وَمَا: ve şeylerden
| يَعْبُدُونَ: taptıkları
| إِلَّا: başka
| اللَّهَ: Allah'tan
| فَأْوُوا: o halde sığının
| إِلَى:
| الْكَهْفِ: mağaraya
| يَنْشُرْ: yaysın (bollaştırsın)
| لَكُمْ: size
| رَبُّكُمْ: Rabbiniz
| مِنْ:
| رَحْمَتِهِ: rahmetini
| وَيُهَيِّئْ: ve hazırlasın
| لَكُمْ: size
| مِنْ:
| أَمْرِكُمْ: (şu) işinizden
| مِرْفَقًا: yararlı bir şey
| (18:16)|وَتَرَى: ve görürsün
| الشَّمْسَ: güneşi
| إِذَا: zaman
| طَلَعَتْ: doğduğu
| تَزَاوَرُ: eğiliyor
| عَنْ:
| كَهْفِهِمْ: mağaralarından
| ذَاتَ:
| الْيَمِينِ: sağa doğru
| وَإِذَا: ve zaman
| غَرَبَتْ: battığı
| تَقْرِضُهُمْ: onları makaslayıp geçiyor
| ذَاتَ:
| الشِّمَالِ: sola doğru
| وَهُمْ: ve onlar
| فِي: içindedirler
| فَجْوَةٍ: bir dehlizin
| مِنْهُ: onun (mağaranın)
| ذَٰلِكَ: bu (durum)
| مِنْ:
| ايَاتِ: ayetlerindendir
| اللَّهِ: Allah'ın
| مَنْ: kime
| يَهْدِ: hidayet verirse
| اللَّهُ: Allah
| فَهُوَ: o
| الْمُهْتَدِ: yolu bulmuştur
| وَمَنْ: ve kimi de
| يُضْلِلْ: sapıklıkta bırakırsa
| فَلَنْ: artık
| تَجِدَ: bulamazsın
| لَهُ: onun için
| وَلِيًّا: bir dost
| مُرْشِدًا: yol gösteren
| (18:17)

| الشَّمْسَ: güneşi
| إِذَا: zaman
| طَلَعَتْ: doğduğu
| تَزَاوَرُ: eğiliyor
| عَنْ:
| كَهْفِهِمْ: mağaralarından
| ذَاتَ:
| الْيَمِينِ: sağa doğru
| وَإِذَا: ve zaman
| غَرَبَتْ: battığı
| تَقْرِضُهُمْ: onları makaslayıp geçiyor
| ذَاتَ:
| الشِّمَالِ: sola doğru
| وَهُمْ: ve onlar
| فِي: içindedirler
| فَجْوَةٍ: bir dehlizin
| مِنْهُ: onun (mağaranın)
| ذَٰلِكَ: bu (durum)
| مِنْ:
| ايَاتِ: ayetlerindendir
| اللَّهِ: Allah'ın
| مَنْ: kime
| يَهْدِ: hidayet verirse
| اللَّهُ: Allah
| فَهُوَ: o
| الْمُهْتَدِ: yolu bulmuştur
| وَمَنْ: ve kimi de
| يُضْلِلْ: sapıklıkta bırakırsa
| فَلَنْ: artık
| تَجِدَ: bulamazsın
| لَهُ: onun için
| وَلِيًّا: bir dost
| مُرْشِدًا: yol gösteren
| (18:17)|وَتَحْسَبُهُمْ: sen onları sanırsın
| أَيْقَاظًا: uyanıklar
| وَهُمْ: onlar
| رُقُودٌ: uyudukları halde
| وَنُقَلِّبُهُمْ: ve onları (uykuda) çeviririz
| ذَاتَ:
| الْيَمِينِ: sağlarına
| وَذَاتَ: ve
| الشِّمَالِ: sollarına
| وَكَلْبُهُمْ: ve köpekleri de
| بَاسِطٌ: uzatmış vaziyettedir
| ذِرَاعَيْهِ: ön ayaklarını
| بِالْوَصِيدِ: girişte
| لَوِ: eğer
| اطَّلَعْتَ: görseydin
| عَلَيْهِمْ: onların durumunu
| لَوَلَّيْتَ: mutlaka dönüp
| مِنْهُمْ: onlardan
| فِرَارًا: kaçardın
| وَلَمُلِئْتَ: ve içine dolardı
| مِنْهُمْ: onlardan
| رُعْبًا: korku
| (18:18)

| أَيْقَاظًا: uyanıklar
| وَهُمْ: onlar
| رُقُودٌ: uyudukları halde
| وَنُقَلِّبُهُمْ: ve onları (uykuda) çeviririz
| ذَاتَ:
| الْيَمِينِ: sağlarına
| وَذَاتَ: ve
| الشِّمَالِ: sollarına
| وَكَلْبُهُمْ: ve köpekleri de
| بَاسِطٌ: uzatmış vaziyettedir
| ذِرَاعَيْهِ: ön ayaklarını
| بِالْوَصِيدِ: girişte
| لَوِ: eğer
| اطَّلَعْتَ: görseydin
| عَلَيْهِمْ: onların durumunu
| لَوَلَّيْتَ: mutlaka dönüp
| مِنْهُمْ: onlardan
| فِرَارًا: kaçardın
| وَلَمُلِئْتَ: ve içine dolardı
| مِنْهُمْ: onlardan
| رُعْبًا: korku
| (18:18)|وَكَذَٰلِكَ: yine böyle
| بَعَثْنَاهُمْ: onları dirilttik
| لِيَتَسَاءَلُوا: sormaları için
| بَيْنَهُمْ: kendi aralarında
| قَالَ: dedi ki
| قَائِلٌ: konuşan biri
| مِنْهُمْ: içlerinden
| كَمْ: ne kadar?
| لَبِثْتُمْ: kaldınız
| قَالُوا: dediler
| لَبِثْنَا: kaldık
| يَوْمًا: bir gün
| أَوْ: ya da
| بَعْضَ: bir parçası (kadar)
| يَوْمٍ: günün
| قَالُوا: dediler
| رَبُّكُمْ: Rabbiniz
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِمَا: ne kadar
| لَبِثْتُمْ: kaldığınızı
| فَابْعَثُوا: gönderin
| أَحَدَكُمْ: birinizi
| بِوَرِقِكُمْ: gümüş (para) ile
| هَٰذِهِ: şu
| إِلَى:
| الْمَدِينَةِ: şehre
| فَلْيَنْظُرْ: baksın
| أَيُّهَا: hangi
| أَزْكَىٰ: daha temiz ise
| طَعَامًا: yiyecek
| فَلْيَأْتِكُمْ: size getirsin
| بِرِزْقٍ: bir azık
| مِنْهُ: ondan
| وَلْيَتَلَطَّفْ: ve dikkatli davransın
| وَلَا: sakın
| يُشْعِرَنَّ: sezdirmesin
| بِكُمْ: sizi
| أَحَدًا: birisine
| (18:19)

| بَعَثْنَاهُمْ: onları dirilttik
| لِيَتَسَاءَلُوا: sormaları için
| بَيْنَهُمْ: kendi aralarında
| قَالَ: dedi ki
| قَائِلٌ: konuşan biri
| مِنْهُمْ: içlerinden
| كَمْ: ne kadar?
| لَبِثْتُمْ: kaldınız
| قَالُوا: dediler
| لَبِثْنَا: kaldık
| يَوْمًا: bir gün
| أَوْ: ya da
| بَعْضَ: bir parçası (kadar)
| يَوْمٍ: günün
| قَالُوا: dediler
| رَبُّكُمْ: Rabbiniz
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِمَا: ne kadar
| لَبِثْتُمْ: kaldığınızı
| فَابْعَثُوا: gönderin
| أَحَدَكُمْ: birinizi
| بِوَرِقِكُمْ: gümüş (para) ile
| هَٰذِهِ: şu
| إِلَى:
| الْمَدِينَةِ: şehre
| فَلْيَنْظُرْ: baksın
| أَيُّهَا: hangi
| أَزْكَىٰ: daha temiz ise
| طَعَامًا: yiyecek
| فَلْيَأْتِكُمْ: size getirsin
| بِرِزْقٍ: bir azık
| مِنْهُ: ondan
| وَلْيَتَلَطَّفْ: ve dikkatli davransın
| وَلَا: sakın
| يُشْعِرَنَّ: sezdirmesin
| بِكُمْ: sizi
| أَحَدًا: birisine
| (18:19)|إِنَّهُمْ: çünkü onlar
| إِنْ: eğer
| يَظْهَرُوا: ellerine geçirirlerse
| عَلَيْكُمْ: sizi
| يَرْجُمُوكُمْ: taşlayarak öldürürler
| أَوْ: yahut
| يُعِيدُوكُمْ: döndürürler
| فِي:
| مِلَّتِهِمْ: kendi dinlerine
| وَلَنْ: ve asla
| تُفْلِحُوا: iflah olamazsınız
| إِذًا: o takdirde
| أَبَدًا: asla
| (18:20)

| إِنْ: eğer
| يَظْهَرُوا: ellerine geçirirlerse
| عَلَيْكُمْ: sizi
| يَرْجُمُوكُمْ: taşlayarak öldürürler
| أَوْ: yahut
| يُعِيدُوكُمْ: döndürürler
| فِي:
| مِلَّتِهِمْ: kendi dinlerine
| وَلَنْ: ve asla
| تُفْلِحُوا: iflah olamazsınız
| إِذًا: o takdirde
| أَبَدًا: asla
| (18:20)|وَكَذَٰلِكَ: ve böylece
| أَعْثَرْنَا: buldurduk
| عَلَيْهِمْ: onları
| لِيَعْلَمُوا: bilsinler diye
| أَنَّ: şüphesiz
| وَعْدَ: va'dinin
| اللَّهِ: Allah'ın
| حَقٌّ: gerçek olduğunu
| وَأَنَّ: ve şüphesiz
| السَّاعَةَ: saatin(geleceğinde)
| لَا: asla olmadığını
| رَيْبَ: şüphe
| فِيهَا: onda
| إِذْ: o sırada
| يَتَنَازَعُونَ: tartışıyorlardı
| بَيْنَهُمْ: kendi aralarında
| أَمْرَهُمْ: onların durumlarını
| فَقَالُوا: dediler
| ابْنُوا: bina edin
| عَلَيْهِمْ: onların üstüne
| بُنْيَانًا: bir bina
| رَبُّهُمْ: Rableri
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِهِمْ: onları
| قَالَ: dediler ki
| الَّذِينَ:
| غَلَبُوا: gâlip gelenler
| عَلَىٰ:
| أَمْرِهِمْ: onların işine
| لَنَتَّخِذَنَّ: mutlaka yapacağız
| عَلَيْهِمْ: onların üstüne
| مَسْجِدًا: bir mescid
| (18:21)

| أَعْثَرْنَا: buldurduk
| عَلَيْهِمْ: onları
| لِيَعْلَمُوا: bilsinler diye
| أَنَّ: şüphesiz
| وَعْدَ: va'dinin
| اللَّهِ: Allah'ın
| حَقٌّ: gerçek olduğunu
| وَأَنَّ: ve şüphesiz
| السَّاعَةَ: saatin(geleceğinde)
| لَا: asla olmadığını
| رَيْبَ: şüphe
| فِيهَا: onda
| إِذْ: o sırada
| يَتَنَازَعُونَ: tartışıyorlardı
| بَيْنَهُمْ: kendi aralarında
| أَمْرَهُمْ: onların durumlarını
| فَقَالُوا: dediler
| ابْنُوا: bina edin
| عَلَيْهِمْ: onların üstüne
| بُنْيَانًا: bir bina
| رَبُّهُمْ: Rableri
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِهِمْ: onları
| قَالَ: dediler ki
| الَّذِينَ:
| غَلَبُوا: gâlip gelenler
| عَلَىٰ:
| أَمْرِهِمْ: onların işine
| لَنَتَّخِذَنَّ: mutlaka yapacağız
| عَلَيْهِمْ: onların üstüne
| مَسْجِدًا: bir mescid
| (18:21)|سَيَقُولُونَ: diyecekler
| ثَلَاثَةٌ: onlar üçtür
| رَابِعُهُمْ: dördüncüleri
| كَلْبُهُمْ: köpekleridir
| وَيَقُولُونَ: ve diyecekler
| خَمْسَةٌ: beştir
| سَادِسُهُمْ: altıncıları
| كَلْبُهُمْ: köpekleridir
| رَجْمًا: taş atar gibi
| بِالْغَيْبِ: görülmeyene
| وَيَقُولُونَ: ve diyecekler
| سَبْعَةٌ: yedidir
| وَثَامِنُهُمْ: sekizincileri
| كَلْبُهُمْ: köpekleridir
| قُلْ: de ki
| رَبِّي: Rabbim
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِعِدَّتِهِمْ: onların sayısını
| مَا: yoktur
| يَعْلَمُهُمْ: onları bilen
| إِلَّا: dışında
| قَلِيلٌ: azı
| فَلَا:
| تُمَارِ: münakaşaya girme
| فِيهِمْ: onlar hakkında
| إِلَّا: dışında
| مِرَاءً: tartışma
| ظَاهِرًا: sathi
| وَلَا: ve
| تَسْتَفْتِ: bir şey sorma
| فِيهِمْ: onlar hakkında
| مِنْهُمْ: bunlardan
| أَحَدًا: hiçbirine
| (18:22)

| ثَلَاثَةٌ: onlar üçtür
| رَابِعُهُمْ: dördüncüleri
| كَلْبُهُمْ: köpekleridir
| وَيَقُولُونَ: ve diyecekler
| خَمْسَةٌ: beştir
| سَادِسُهُمْ: altıncıları
| كَلْبُهُمْ: köpekleridir
| رَجْمًا: taş atar gibi
| بِالْغَيْبِ: görülmeyene
| وَيَقُولُونَ: ve diyecekler
| سَبْعَةٌ: yedidir
| وَثَامِنُهُمْ: sekizincileri
| كَلْبُهُمْ: köpekleridir
| قُلْ: de ki
| رَبِّي: Rabbim
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِعِدَّتِهِمْ: onların sayısını
| مَا: yoktur
| يَعْلَمُهُمْ: onları bilen
| إِلَّا: dışında
| قَلِيلٌ: azı
| فَلَا:
| تُمَارِ: münakaşaya girme
| فِيهِمْ: onlar hakkında
| إِلَّا: dışında
| مِرَاءً: tartışma
| ظَاهِرًا: sathi
| وَلَا: ve
| تَسْتَفْتِ: bir şey sorma
| فِيهِمْ: onlar hakkında
| مِنْهُمْ: bunlardan
| أَحَدًا: hiçbirine
| (18:22)|وَلَا: ve
| تَقُولَنَّ: deme
| لِشَيْءٍ: hiçbir şey için
| إِنِّي: mutlaka
| فَاعِلٌ: yapacağım
| ذَٰلِكَ: bunu
| غَدًا: yarın
| (18:23)

| تَقُولَنَّ: deme
| لِشَيْءٍ: hiçbir şey için
| إِنِّي: mutlaka
| فَاعِلٌ: yapacağım
| ذَٰلِكَ: bunu
| غَدًا: yarın
| (18:23)|إِلَّا: ancak
| أَنْ:
| يَشَاءَ: dilerse
| اللَّهُ: Allah
| وَاذْكُرْ: ve an (hatırla)
| رَبَّكَ: Rabbini
| إِذَا: zaman
| نَسِيتَ: unuttuğun
| وَقُلْ: ve de ki
| عَسَىٰ: umarım
| أَنْ:
| يَهْدِيَنِ: beni ulaştırmasını
| رَبِّي: Rabbimin
| لِأَقْرَبَ: daha yakın
| مِنْ:
| هَٰذَا: bundan
| رَشَدًا: bir doğruya
| (18:24)

| أَنْ:
| يَشَاءَ: dilerse
| اللَّهُ: Allah
| وَاذْكُرْ: ve an (hatırla)
| رَبَّكَ: Rabbini
| إِذَا: zaman
| نَسِيتَ: unuttuğun
| وَقُلْ: ve de ki
| عَسَىٰ: umarım
| أَنْ:
| يَهْدِيَنِ: beni ulaştırmasını
| رَبِّي: Rabbimin
| لِأَقْرَبَ: daha yakın
| مِنْ:
| هَٰذَا: bundan
| رَشَدًا: bir doğruya
| (18:24)|وَلَبِثُوا: ve kaldılar
| فِي:
| كَهْفِهِمْ: mağaralarında
| ثَلَاثَ: üç
| مِائَةٍ: yüz
| سِنِينَ: yıl
| وَازْدَادُوا: ve ilave ettiler
| تِسْعًا: dokuz (yıl)
| (18:25)

| فِي:
| كَهْفِهِمْ: mağaralarında
| ثَلَاثَ: üç
| مِائَةٍ: yüz
| سِنِينَ: yıl
| وَازْدَادُوا: ve ilave ettiler
| تِسْعًا: dokuz (yıl)
| (18:25)|قُلِ: de ki
| اللَّهُ: Allah
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِمَا: ne kadar
| لَبِثُوا: kaldıklarını
| لَهُ: O'nundur
| غَيْبُ: gaybı
| السَّمَاوَاتِ: göklerin
| وَالْأَرْضِ: ve yerin
| أَبْصِرْ: ne güzel görendir
| بِهِ: onu
| وَأَسْمِعْ: ne güzel işitendir
| مَا: yoktur
| لَهُمْ: onların
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başka
| مِنْ: hiçbir
| وَلِيٍّ: yardımcısı
| وَلَا: ve
| يُشْرِكُ: O ortak etmez
| فِي:
| حُكْمِهِ: kendi hükmüne
| أَحَدًا: kimseyi
| (18:26)

| اللَّهُ: Allah
| أَعْلَمُ: daha iyi bilir
| بِمَا: ne kadar
| لَبِثُوا: kaldıklarını
| لَهُ: O'nundur
| غَيْبُ: gaybı
| السَّمَاوَاتِ: göklerin
| وَالْأَرْضِ: ve yerin
| أَبْصِرْ: ne güzel görendir
| بِهِ: onu
| وَأَسْمِعْ: ne güzel işitendir
| مَا: yoktur
| لَهُمْ: onların
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başka
| مِنْ: hiçbir
| وَلِيٍّ: yardımcısı
| وَلَا: ve
| يُشْرِكُ: O ortak etmez
| فِي:
| حُكْمِهِ: kendi hükmüne
| أَحَدًا: kimseyi
| (18:26)|وَاتْلُ: oku
| مَا: şeyi
| أُوحِيَ: vahyedilen
| إِلَيْكَ: sana
| مِنْ:
| كِتَابِ: Kitabı'ndan
| رَبِّكَ: Rabbinin
| لَا: yoktur
| مُبَدِّلَ: değiştirecek
| لِكَلِمَاتِهِ: O'nun sözlerini
| وَلَنْ: ve
| تَجِدَ: bulamazsın
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başka
| مُلْتَحَدًا: sığınılacak bir kimse
| (18:27)

| مَا: şeyi
| أُوحِيَ: vahyedilen
| إِلَيْكَ: sana
| مِنْ:
| كِتَابِ: Kitabı'ndan
| رَبِّكَ: Rabbinin
| لَا: yoktur
| مُبَدِّلَ: değiştirecek
| لِكَلِمَاتِهِ: O'nun sözlerini
| وَلَنْ: ve
| تَجِدَ: bulamazsın
| مِنْ:
| دُونِهِ: O'ndan başka
| مُلْتَحَدًا: sığınılacak bir kimse
| (18:27)|وَاصْبِرْ: tut (sabret)
| نَفْسَكَ: nefsini
| مَعَ: beraber
| الَّذِينَ:
| يَدْعُونَ: yalvaranlarla
| رَبَّهُمْ: Rablerine
| بِالْغَدَاةِ: sabah
| وَالْعَشِيِّ: akşam
| يُرِيدُونَ: isteyerek
| وَجْهَهُ: rızasını
| وَلَا: ve
| تَعْدُ: sapmasın
| عَيْنَاكَ: gözlerin
| عَنْهُمْ: onlardan
| تُرِيدُ: isteyerek
| زِينَةَ: süsünü
| الْحَيَاةِ: hayatının
| الدُّنْيَا: dünya
| وَلَا: ve
| تُطِعْ: itaat etme
| مَنْ: kişiye
| أَغْفَلْنَا: alıkoyduğumuz
| قَلْبَهُ: kalbini
| عَنْ:
| ذِكْرِنَا: bizi anmaktan
| وَاتَّبَعَ: ve tâbi olan
| هَوَاهُ: keyfine
| وَكَانَ: ve olan
| أَمْرُهُ: işi
| فُرُطًا: aşırılık
| (18:28)

| نَفْسَكَ: nefsini
| مَعَ: beraber
| الَّذِينَ:
| يَدْعُونَ: yalvaranlarla
| رَبَّهُمْ: Rablerine
| بِالْغَدَاةِ: sabah
| وَالْعَشِيِّ: akşam
| يُرِيدُونَ: isteyerek
| وَجْهَهُ: rızasını
| وَلَا: ve
| تَعْدُ: sapmasın
| عَيْنَاكَ: gözlerin
| عَنْهُمْ: onlardan
| تُرِيدُ: isteyerek
| زِينَةَ: süsünü
| الْحَيَاةِ: hayatının
| الدُّنْيَا: dünya
| وَلَا: ve
| تُطِعْ: itaat etme
| مَنْ: kişiye
| أَغْفَلْنَا: alıkoyduğumuz
| قَلْبَهُ: kalbini
| عَنْ:
| ذِكْرِنَا: bizi anmaktan
| وَاتَّبَعَ: ve tâbi olan
| هَوَاهُ: keyfine
| وَكَانَ: ve olan
| أَمْرُهُ: işi
| فُرُطًا: aşırılık
| (18:28)|وَقُلِ: de ki
| الْحَقُّ: bu gerçek
| مِنْ: -dendir
| رَبِّكُمْ: Rabbiniz-
| فَمَنْ: artık kimse
| شَاءَ: dileyen
| فَلْيُؤْمِنْ: inansın
| وَمَنْ: ve kimse
| شَاءَ: dileyen
| فَلْيَكْفُرْ: inkar etsin
| إِنَّا: çünkü biz
| أَعْتَدْنَا: hazırladık
| لِلظَّالِمِينَ: zalimlere
| نَارًا: bir ateş
| أَحَاطَ: kuşatmıştır
| بِهِمْ: onları
| سُرَادِقُهَا: çadırı
| وَإِنْ: ve eğer
| يَسْتَغِيثُوا: feryad edip yardım isteseler
| يُغَاثُوا: kendilerine yardım edilir
| بِمَاءٍ: bir su ile
| كَالْمُهْلِ: erimiş maden gibi
| يَشْوِي: haşlayan
| الْوُجُوهَ: yüzleri
| بِئْسَ: o ne kötü
| الشَّرَابُ: bir içecektir
| وَسَاءَتْ: ve ne kötü
| مُرْتَفَقًا: ağırlanmadır
| (18:29)

| الْحَقُّ: bu gerçek
| مِنْ: -dendir
| رَبِّكُمْ: Rabbiniz-
| فَمَنْ: artık kimse
| شَاءَ: dileyen
| فَلْيُؤْمِنْ: inansın
| وَمَنْ: ve kimse
| شَاءَ: dileyen
| فَلْيَكْفُرْ: inkar etsin
| إِنَّا: çünkü biz
| أَعْتَدْنَا: hazırladık
| لِلظَّالِمِينَ: zalimlere
| نَارًا: bir ateş
| أَحَاطَ: kuşatmıştır
| بِهِمْ: onları
| سُرَادِقُهَا: çadırı
| وَإِنْ: ve eğer
| يَسْتَغِيثُوا: feryad edip yardım isteseler
| يُغَاثُوا: kendilerine yardım edilir
| بِمَاءٍ: bir su ile
| كَالْمُهْلِ: erimiş maden gibi
| يَشْوِي: haşlayan
| الْوُجُوهَ: yüzleri
| بِئْسَ: o ne kötü
| الشَّرَابُ: bir içecektir
| وَسَاءَتْ: ve ne kötü
| مُرْتَفَقًا: ağırlanmadır
| (18:29)|إِنَّ: şüphesiz
| الَّذِينَ: onlar ki
| امَنُوا: inandılar
| وَعَمِلُوا: ve yaptılar
| الصَّالِحَاتِ: iyi işler
| إِنَّا: elbette biz
| لَا: asla
| نُضِيعُ: zayi etmeyiz
| أَجْرَ: ecrini
| مَنْ: kimsenin
| أَحْسَنَ: güzel yapan
| عَمَلًا: işi
| (18:30)

| الَّذِينَ: onlar ki
| امَنُوا: inandılar
| وَعَمِلُوا: ve yaptılar
| الصَّالِحَاتِ: iyi işler
| إِنَّا: elbette biz
| لَا: asla
| نُضِيعُ: zayi etmeyiz
| أَجْرَ: ecrini
| مَنْ: kimsenin
| أَحْسَنَ: güzel yapan
| عَمَلًا: işi
| (18:30)|أُولَٰئِكَ: onlar öyle kimselerdir ki
| لَهُمْ: kendileri için vardır
| جَنَّاتُ: cennetleri
| عَدْنٍ: Adn
| تَجْرِي: akar
| مِنْ:
| تَحْتِهِمُ: altlarından
| الْأَنْهَارُ: ırmaklar
| يُحَلَّوْنَ: bezenirler
| فِيهَا: orada
| مِنْ:
| أَسَاوِرَ: bileziklerle
| مِنْ: -dan
| ذَهَبٍ: altın-
| وَيَلْبَسُونَ: ve giyerler
| ثِيَابًا: giysiler
| خُضْرًا: yeşil
| مِنْ:
| سُنْدُسٍ: ince ipekten
| وَإِسْتَبْرَقٍ: ve kalın ipekten
| مُتَّكِئِينَ: yaslanırlar
| فِيهَا: orada
| عَلَى: üzerine
| الْأَرَائِكِ: koltuklar
| نِعْمَ: ne güzel
| الثَّوَابُ: sevap
| وَحَسُنَتْ: ve ne güzel
| مُرْتَفَقًا: ağırlanma
| (18:31)

| لَهُمْ: kendileri için vardır
| جَنَّاتُ: cennetleri
| عَدْنٍ: Adn
| تَجْرِي: akar
| مِنْ:
| تَحْتِهِمُ: altlarından
| الْأَنْهَارُ: ırmaklar
| يُحَلَّوْنَ: bezenirler
| فِيهَا: orada
| مِنْ:
| أَسَاوِرَ: bileziklerle
| مِنْ: -dan
| ذَهَبٍ: altın-
| وَيَلْبَسُونَ: ve giyerler
| ثِيَابًا: giysiler
| خُضْرًا: yeşil
| مِنْ:
| سُنْدُسٍ: ince ipekten
| وَإِسْتَبْرَقٍ: ve kalın ipekten
| مُتَّكِئِينَ: yaslanırlar
| فِيهَا: orada
| عَلَى: üzerine
| الْأَرَائِكِ: koltuklar
| نِعْمَ: ne güzel
| الثَّوَابُ: sevap
| وَحَسُنَتْ: ve ne güzel
| مُرْتَفَقًا: ağırlanma
| (18:31)|وَاضْرِبْ: ve anlat
| لَهُمْ: onlara
| مَثَلًا: misal olarak
| رَجُلَيْنِ: şu iki adamı (ki)
| جَعَلْنَا: vermiştik
| لِأَحَدِهِمَا: ikisinden birine
| جَنَّتَيْنِ: iki bağ
| مِنْ:
| أَعْنَابٍ: üzüm
| وَحَفَفْنَاهُمَا: ve onların etrafını çevirmiştik
| بِنَخْلٍ: hurmalarla
| وَجَعَلْنَا: ve bitirmiştik
| بَيْنَهُمَا: ortalarında da
| زَرْعًا: ekin
| (18:32)

| لَهُمْ: onlara
| مَثَلًا: misal olarak
| رَجُلَيْنِ: şu iki adamı (ki)
| جَعَلْنَا: vermiştik
| لِأَحَدِهِمَا: ikisinden birine
| جَنَّتَيْنِ: iki bağ
| مِنْ:
| أَعْنَابٍ: üzüm
| وَحَفَفْنَاهُمَا: ve onların etrafını çevirmiştik
| بِنَخْلٍ: hurmalarla
| وَجَعَلْنَا: ve bitirmiştik
| بَيْنَهُمَا: ortalarında da
| زَرْعًا: ekin
| (18:32)|كِلْتَا: her iki
| الْجَنَّتَيْنِ: bağ (da)
| اتَتْ: vermişti
| أُكُلَهَا: yemişini
| وَلَمْ: ve
| تَظْلِمْ: eksik etmemişti
| مِنْهُ: ondan
| شَيْئًا: hiçbir şey
| وَفَجَّرْنَا: ve akıtmıştık
| خِلَالَهُمَا: aralarından
| نَهَرًا: bir ırmak
| (18:33)

| الْجَنَّتَيْنِ: bağ (da)
| اتَتْ: vermişti
| أُكُلَهَا: yemişini
| وَلَمْ: ve
| تَظْلِمْ: eksik etmemişti
| مِنْهُ: ondan
| شَيْئًا: hiçbir şey
| وَفَجَّرْنَا: ve akıtmıştık
| خِلَالَهُمَا: aralarından
| نَهَرًا: bir ırmak
| (18:33)|وَكَانَ: ve vardı
| لَهُ: O(adam)ın
| ثَمَرٌ: ürünü
| فَقَالَ: dedi ki
| لِصَاحِبِهِ: arkadaşı
| وَهُوَ: ve o
| يُحَاوِرُهُ: konuşurken
| أَنَا: ben
| أَكْثَرُ: zenginim
| مِنْكَ: senden
| مَالًا: malca
| وَأَعَزُّ: ve güçlüyüm
| نَفَرًا: adamca da
| (18:34)

| لَهُ: O(adam)ın
| ثَمَرٌ: ürünü
| فَقَالَ: dedi ki
| لِصَاحِبِهِ: arkadaşı
| وَهُوَ: ve o
| يُحَاوِرُهُ: konuşurken
| أَنَا: ben
| أَكْثَرُ: zenginim
| مِنْكَ: senden
| مَالًا: malca
| وَأَعَزُّ: ve güçlüyüm
| نَفَرًا: adamca da
| (18:34)|وَدَخَلَ: ve girdi
| جَنَّتَهُ: bağına
| وَهُوَ: o
| ظَالِمٌ: zulmederek
| لِنَفْسِهِ: kendisine
| قَالَ: dedi
| مَا: hiç
| أَظُنُّ: sanmam
| أَنْ:
| تَبِيدَ: yok olacağını
| هَٰذِهِ: bunun
| أَبَدًا: ebediyyen
| (18:35)

| جَنَّتَهُ: bağına
| وَهُوَ: o
| ظَالِمٌ: zulmederek
| لِنَفْسِهِ: kendisine
| قَالَ: dedi
| مَا: hiç
| أَظُنُّ: sanmam
| أَنْ:
| تَبِيدَ: yok olacağını
| هَٰذِهِ: bunun
| أَبَدًا: ebediyyen
| (18:35)|وَمَا: ve hiç
| أَظُنُّ: zannetmem
| السَّاعَةَ: kıyametin
| قَائِمَةً: kopacağını
| وَلَئِنْ: şayet
| رُدِدْتُ: döndürülsem bile
| إِلَىٰ:
| رَبِّي: Rabbime
| لَأَجِدَنَّ: bulurum
| خَيْرًا: daha güzel
| مِنْهَا: bundan
| مُنْقَلَبًا: bir akıbet
| (18:36)

| أَظُنُّ: zannetmem
| السَّاعَةَ: kıyametin
| قَائِمَةً: kopacağını
| وَلَئِنْ: şayet
| رُدِدْتُ: döndürülsem bile
| إِلَىٰ:
| رَبِّي: Rabbime
| لَأَجِدَنَّ: bulurum
| خَيْرًا: daha güzel
| مِنْهَا: bundan
| مُنْقَلَبًا: bir akıbet
| (18:36)|قَالَ: dedi ki
| لَهُ: ona
| صَاحِبُهُ: arkadaşı
| وَهُوَ: kendisiyle
| يُحَاوِرُهُ: konuşan
| أَكَفَرْتَ: inkar mı ediyorsun?
| بِالَّذِي:
| خَلَقَكَ: seni yaratanı
| مِنْ:
| تُرَابٍ: topraktan
| ثُمَّ: sonra
| مِنْ:
| نُطْفَةٍ: nutfe (sperm)den
| ثُمَّ: sonra da
| سَوَّاكَ: seni biçimlendireni
| رَجُلًا: bir adam olarak
| (18:37)

| لَهُ: ona
| صَاحِبُهُ: arkadaşı
| وَهُوَ: kendisiyle
| يُحَاوِرُهُ: konuşan
| أَكَفَرْتَ: inkar mı ediyorsun?
| بِالَّذِي:
| خَلَقَكَ: seni yaratanı
| مِنْ:
| تُرَابٍ: topraktan
| ثُمَّ: sonra
| مِنْ:
| نُطْفَةٍ: nutfe (sperm)den
| ثُمَّ: sonra da
| سَوَّاكَ: seni biçimlendireni
| رَجُلًا: bir adam olarak
| (18:37)|لَٰكِنَّا: fakat
| هُوَ: O
| اللَّهُ: Allah
| رَبِّي: benim Rabbimdir
| وَلَا: ve asla
| أُشْرِكُ: ben ortak koşmam
| بِرَبِّي: Rabbime
| أَحَدًا: hiç kimseyi
| (18:38)

| هُوَ: O
| اللَّهُ: Allah
| رَبِّي: benim Rabbimdir
| وَلَا: ve asla
| أُشْرِكُ: ben ortak koşmam
| بِرَبِّي: Rabbime
| أَحَدًا: hiç kimseyi
| (18:38)|وَلَوْلَا: gerekmez miydi?
| إِذْ: zaman
| دَخَلْتَ: girdiğin
| جَنَّتَكَ: bağına
| قُلْتَ: demen
| مَا: ne
| شَاءَ: dilerse
| اللَّهُ: Allah
| لَا: yoktur
| قُوَّةَ: kuvvet
| إِلَّا: başka
| بِاللَّهِ: Allah'tan
| إِنْ: gerçi
| تَرَنِ: sen görüyorsun
| أَنَا: beni
| أَقَلَّ: daha az
| مِنْكَ: senden
| مَالًا: malca
| وَوَلَدًا: ve evlatça
| (18:39)

| إِذْ: zaman
| دَخَلْتَ: girdiğin
| جَنَّتَكَ: bağına
| قُلْتَ: demen
| مَا: ne
| شَاءَ: dilerse
| اللَّهُ: Allah
| لَا: yoktur
| قُوَّةَ: kuvvet
| إِلَّا: başka
| بِاللَّهِ: Allah'tan
| إِنْ: gerçi
| تَرَنِ: sen görüyorsun
| أَنَا: beni
| أَقَلَّ: daha az
| مِنْكَ: senden
| مَالًا: malca
| وَوَلَدًا: ve evlatça
| (18:39)|فَعَسَىٰ: umulur ki
| رَبِّي: Rabbim
| أَنْ:
| يُؤْتِيَنِ: bana verebilir
| خَيْرًا: daha iyisini
| مِنْ:
| جَنَّتِكَ: senin bağından
| وَيُرْسِلَ: ve gönderir
| عَلَيْهَا: onun üzerine
| حُسْبَانًا: yıldırımlar
| مِنَ: -ten
| السَّمَاءِ: gök-
| فَتُصْبِحَ: böylece kesilir
| صَعِيدًا: bağın
| زَلَقًا: kupkuru bir toprak
| (18:40)

| رَبِّي: Rabbim
| أَنْ:
| يُؤْتِيَنِ: bana verebilir
| خَيْرًا: daha iyisini
| مِنْ:
| جَنَّتِكَ: senin bağından
| وَيُرْسِلَ: ve gönderir
| عَلَيْهَا: onun üzerine
| حُسْبَانًا: yıldırımlar
| مِنَ: -ten
| السَّمَاءِ: gök-
| فَتُصْبِحَ: böylece kesilir
| صَعِيدًا: bağın
| زَلَقًا: kupkuru bir toprak
| (18:40)|أَوْ: yahut
| يُصْبِحَ: çekilir
| مَاؤُهَا: suyu
| غَوْرًا: dibe
| فَلَنْ: bir daha
| تَسْتَطِيعَ: gücün yetmez
| لَهُ: onu
| طَلَبًا: aramaya
| (18:41)

| يُصْبِحَ: çekilir
| مَاؤُهَا: suyu
| غَوْرًا: dibe
| فَلَنْ: bir daha
| تَسْتَطِيعَ: gücün yetmez
| لَهُ: onu
| طَلَبًا: aramaya
| (18:41)|وَأُحِيطَ: derken yok edildi
| بِثَمَرِهِ: ürünü
| فَأَصْبَحَ: ve başladı
| يُقَلِّبُ: oğuşturmağa
| كَفَّيْهِ: ellerini
| عَلَىٰ: üzerine
| مَا: şeyler
| أَنْفَقَ: harcadıkları
| فِيهَا: ona
| وَهِيَ: ve o
| خَاوِيَةٌ: yıkılmıştı
| عَلَىٰ: üzerine
| عُرُوشِهَا: çardakları
| وَيَقُولُ: ve diyordu
| يَا: EY/HEY/AH
| لَيْتَنِي: keşke ben
| لَمْ:
| أُشْرِكْ: ortak koşmasaydım
| بِرَبِّي: Rabbime
| أَحَدًا: kimseyi
| (18:42)

| بِثَمَرِهِ: ürünü
| فَأَصْبَحَ: ve başladı
| يُقَلِّبُ: oğuşturmağa
| كَفَّيْهِ: ellerini
| عَلَىٰ: üzerine
| مَا: şeyler
| أَنْفَقَ: harcadıkları
| فِيهَا: ona
| وَهِيَ: ve o
| خَاوِيَةٌ: yıkılmıştı
| عَلَىٰ: üzerine
| عُرُوشِهَا: çardakları
| وَيَقُولُ: ve diyordu
| يَا: EY/HEY/AH
| لَيْتَنِي: keşke ben
| لَمْ:
| أُشْرِكْ: ortak koşmasaydım
| بِرَبِّي: Rabbime
| أَحَدًا: kimseyi
| (18:42)|وَلَمْ: ve
| تَكُنْ: olmadı
| لَهُ: onun
| فِئَةٌ: bir topluluğu
| يَنْصُرُونَهُ: kendisine yardım eden
| مِنْ:
| دُونِ: başka
| اللَّهِ: Allah'tan
| وَمَا: ve
| كَانَ: olmadı
| مُنْتَصِرًا: kendisinine yardım edilen
| (18:43)

| تَكُنْ: olmadı
| لَهُ: onun
| فِئَةٌ: bir topluluğu
| يَنْصُرُونَهُ: kendisine yardım eden
| مِنْ:
| دُونِ: başka
| اللَّهِ: Allah'tan
| وَمَا: ve
| كَانَ: olmadı
| مُنْتَصِرًا: kendisinine yardım edilen
| (18:43)|هُنَالِكَ: işte o durumda
| الْوَلَايَةُ: velilik (koruyuculuk)
| لِلَّهِ: yalnız Allah'a mahsustur
| الْحَقِّ: hak olan
| هُوَ: O'dur
| خَيْرٌ: en iyi olan
| ثَوَابًا: mükafatı
| وَخَيْرٌ: ve daha hayırlıdır
| عُقْبًا: akıbet
| (18:44)

| الْوَلَايَةُ: velilik (koruyuculuk)
| لِلَّهِ: yalnız Allah'a mahsustur
| الْحَقِّ: hak olan
| هُوَ: O'dur
| خَيْرٌ: en iyi olan
| ثَوَابًا: mükafatı
| وَخَيْرٌ: ve daha hayırlıdır
| عُقْبًا: akıbet
| (18:44)|وَاضْرِبْ: ve anlat
| لَهُمْ: onlara
| مَثَلَ: misalini
| الْحَيَاةِ: hayatının
| الدُّنْيَا: dünya
| كَمَاءٍ: bir su
| أَنْزَلْنَاهُ: indirdik
| مِنَ: -ten
| السَّمَاءِ: gök-
| فَاخْتَلَطَ: karıştı
| بِهِ: onunla
| نَبَاتُ: bitkisi
| الْأَرْضِ: yerin
| فَأَصْبَحَ: ve haline geliverdi
| هَشِيمًا: çöp kırıntıları
| تَذْرُوهُ: savurduğu
| الرِّيَاحُ: rüzgarların
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| عَلَىٰ: üzerine
| كُلِّ: her
| شَيْءٍ: şey
| مُقْتَدِرًا: kadirdir
| (18:45)

| لَهُمْ: onlara
| مَثَلَ: misalini
| الْحَيَاةِ: hayatının
| الدُّنْيَا: dünya
| كَمَاءٍ: bir su
| أَنْزَلْنَاهُ: indirdik
| مِنَ: -ten
| السَّمَاءِ: gök-
| فَاخْتَلَطَ: karıştı
| بِهِ: onunla
| نَبَاتُ: bitkisi
| الْأَرْضِ: yerin
| فَأَصْبَحَ: ve haline geliverdi
| هَشِيمًا: çöp kırıntıları
| تَذْرُوهُ: savurduğu
| الرِّيَاحُ: rüzgarların
| وَكَانَ: ve
| اللَّهُ: Allah
| عَلَىٰ: üzerine
| كُلِّ: her
| شَيْءٍ: şey
| مُقْتَدِرًا: kadirdir
| (18:45)|الْمَالُ: mal
| وَالْبَنُونَ: ve oğullar
| زِينَةُ: süsüdür
| الْحَيَاةِ: hayatının
| الدُّنْيَا: dünya
| وَالْبَاقِيَاتُ: fakat kalıcı olan
| الصَّالِحَاتُ: güzel işler ise
| خَيْرٌ: daha hayırlıdır
| عِنْدَ: katında
| رَبِّكَ: Rabbinin
| ثَوَابًا: sevapça
| وَخَيْرٌ: ve daha hayırlıdır
| أَمَلًا: umutça da
| (18:46)

| وَالْبَنُونَ: ve oğullar
| زِينَةُ: süsüdür
| الْحَيَاةِ: hayatının
| الدُّنْيَا: dünya
| وَالْبَاقِيَاتُ: fakat kalıcı olan
| الصَّالِحَاتُ: güzel işler ise
| خَيْرٌ: daha hayırlıdır
| عِنْدَ: katında
| رَبِّكَ: Rabbinin
| ثَوَابًا: sevapça
| وَخَيْرٌ: ve daha hayırlıdır
| أَمَلًا: umutça da
| (18:46)|وَيَوْمَ: O gün
| نُسَيِّرُ: yürütürüz
| الْجِبَالَ: dağları
| وَتَرَى: ve görürsün
| الْأَرْضَ: yeri
| بَارِزَةً: çırılçıplak
| وَحَشَرْنَاهُمْ: onları toplamışız
| فَلَمْ: ve
| نُغَادِرْ: bırakmamışızdır
| مِنْهُمْ: onlardan
| أَحَدًا: hiçbirini
| (18:47)

| نُسَيِّرُ: yürütürüz
| الْجِبَالَ: dağları
| وَتَرَى: ve görürsün
| الْأَرْضَ: yeri
| بَارِزَةً: çırılçıplak
| وَحَشَرْنَاهُمْ: onları toplamışız
| فَلَمْ: ve
| نُغَادِرْ: bırakmamışızdır
| مِنْهُمْ: onlardan
| أَحَدًا: hiçbirini
| (18:47)|وَعُرِضُوا: ve hepsi sunulmuşlardır
| عَلَىٰ:
| رَبِّكَ: senin Rabbine
| صَفًّا: sıra sıra
| لَقَدْ: andolsun
| جِئْتُمُونَا: bize geldiniz
| كَمَا: gibi
| خَلَقْنَاكُمْ: sizi yarattığımız
| أَوَّلَ: ilk
| مَرَّةٍ: defa
| بَلْ: oysa
| زَعَمْتُمْ: siz sanmıştınız
| أَلَّنْ:
| نَجْعَلَ: tayin etmeyeceğimizi
| لَكُمْ: size
| مَوْعِدًا: bir vade
| (18:48)

| عَلَىٰ:
| رَبِّكَ: senin Rabbine
| صَفًّا: sıra sıra
| لَقَدْ: andolsun
| جِئْتُمُونَا: bize geldiniz
| كَمَا: gibi
| خَلَقْنَاكُمْ: sizi yarattığımız
| أَوَّلَ: ilk
| مَرَّةٍ: defa
| بَلْ: oysa
| زَعَمْتُمْ: siz sanmıştınız
| أَلَّنْ:
| نَجْعَلَ: tayin etmeyeceğimizi
| لَكُمْ: size
| مَوْعِدًا: bir vade
| (18:48)|وَوُضِعَ: (ortaya) konulmuştur
| الْكِتَابُ: Kitap
| فَتَرَى: ve görürsün
| الْمُجْرِمِينَ: suçluların
| مُشْفِقِينَ: korkarak
| مِمَّا:
| فِيهِ: onun içindekilerden
| وَيَقُولُونَ: ve dediklerini
| يَا: EY/HEY/AH
| وَيْلَتَنَا: vah bize
| مَالِ: ne oluyor
| هَٰذَا: bu
| الْكِتَابِ: Kitaba
| لَا: (hiçbir şey)
| يُغَادِرُ: bırakmıyor
| صَغِيرَةً: (ne) küçük
| وَلَا: ne de
| كَبِيرَةً: büyük
| إِلَّا:
| أَحْصَاهَا: her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor
| وَوَجَدُوا: ve bulmuşlardır
| مَا: şeyleri
| عَمِلُوا: yaptıkları
| حَاضِرًا: hazır
| وَلَا: ve
| يَظْلِمُ: zulmetmez
| رَبُّكَ: Rabbin
| أَحَدًا: kimseye
| (18:49)

| الْكِتَابُ: Kitap
| فَتَرَى: ve görürsün
| الْمُجْرِمِينَ: suçluların
| مُشْفِقِينَ: korkarak
| مِمَّا:
| فِيهِ: onun içindekilerden
| وَيَقُولُونَ: ve dediklerini
| يَا: EY/HEY/AH
| وَيْلَتَنَا: vah bize
| مَالِ: ne oluyor
| هَٰذَا: bu
| الْكِتَابِ: Kitaba
| لَا: (hiçbir şey)
| يُغَادِرُ: bırakmıyor
| صَغِيرَةً: (ne) küçük
| وَلَا: ne de
| كَبِيرَةً: büyük
| إِلَّا:
| أَحْصَاهَا: her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor
| وَوَجَدُوا: ve bulmuşlardır
| مَا: şeyleri
| عَمِلُوا: yaptıkları
| حَاضِرًا: hazır
| وَلَا: ve
| يَظْلِمُ: zulmetmez
| رَبُّكَ: Rabbin
| أَحَدًا: kimseye
| (18:49)|وَإِذْ: ve hani
| قُلْنَا: demiştik
| لِلْمَلَائِكَةِ: meleklere
| اسْجُدُوا: secde edin
| لِادَمَ: Adem'e
| فَسَجَدُوا: secde ettiler
| إِلَّا: hariç
| إِبْلِيسَ: İblis
| كَانَ: (O) idi
| مِنَ:
| الْجِنِّ: cinlerden
| فَفَسَقَ: dışına çıktı
| عَنْ:
| أَمْرِ: buyruğunun
| رَبِّهِ: Rabbinin
| أَفَتَتَّخِذُونَهُ: siz onu mu ediniyorsunuz?
| وَذُرِّيَّتَهُ: ve onun neslini
| أَوْلِيَاءَ: dostlar
| مِنْ:
| دُونِي: benden ayrı olarak
| وَهُمْ: oysa onlar
| لَكُمْ: sizin
| عَدُوٌّ: düşmanınızdır
| بِئْسَ: ne kötü
| لِلظَّالِمِينَ: zalimler için
| بَدَلًا: bir değiştirmedir
| (18:50)

| قُلْنَا: demiştik
| لِلْمَلَائِكَةِ: meleklere
| اسْجُدُوا: secde edin
| لِادَمَ: Adem'e
| فَسَجَدُوا: secde ettiler
| إِلَّا: hariç
| إِبْلِيسَ: İblis
| كَانَ: (O) idi
| مِنَ:
| الْجِنِّ: cinlerden
| فَفَسَقَ: dışına çıktı
| عَنْ:
| أَمْرِ: buyruğunun
| رَبِّهِ: Rabbinin
| أَفَتَتَّخِذُونَهُ: siz onu mu ediniyorsunuz?
| وَذُرِّيَّتَهُ: ve onun neslini
| أَوْلِيَاءَ: dostlar
| مِنْ:
| دُونِي: benden ayrı olarak
| وَهُمْ: oysa onlar
| لَكُمْ: sizin
| عَدُوٌّ: düşmanınızdır
| بِئْسَ: ne kötü
| لِلظَّالِمِينَ: zalimler için
| بَدَلًا: bir değiştirmedir
| (18:50)